Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Çengelli iğne...

15 Nisan 2014, Salı - 17:35
Adı Necmi Yurtseven. Elli dokuz yaşında ama yetmişinde gösteriyor. Emekli olalı bir seneyi geçmiş, bu süre içinde kendisi ile birlikte ailesine, komşularına, esnafa, çevresindeki herkese hayatı zehir etmeyi iş edinmiş.
“İnsan çalışırken emeklilik günleri ile ilgili hayaller kuruyor, umut ediyor. “Ah ben emekli olunca…” diye başlayan cümleleri gerekli gereksiz sarf ediyor. Emekli oluncaysa havası söndürülen balon gibi, ne yana gideceği belirsiz boşlukta savruluyor be Mümtaz.”
“Yahu sen de her şeyi kafana takıyorsun. Bak ölümlü dünya değer mi? Yazık! Kendine yapıyorsun.Yalnız kendine yapsan iyi, ailene de zarar veriyorsun.
“Ne yani çevremde olup biten yanlışları görmezden mi geleyim? Ben de başkaları gibi köşeme çekilip, bulmaca mı çözeyim. Yok, ben öyle biri olamam. Neyse ben gideyim, geç oldu. Yarın önemli gün olacak.
Kimse beni anlamıyor, yok aslında anlıyorlar da işlerine gelmiyor. Eski günlerimde olsaydım ben onları adam etmesini bilirdim diye söylenerek, evine doğru yürümeye başladı Necmi Bey. Saat neredeyse akşam dokuz olmuştu. Eve girdiğinde karısına ben yatıyorum, başvurum kabul edildi, ilk görev günüm olacak yarın. O yüzden erken kalkacağım dedi.
“Balkon kapısını açık bırakma! Sokağın bütün tozu toprağı salona doluyor, sokak kapısını kilitle, kombiyi de kıs, o kıza da söyle evin içinde incecik dolaşmasın, üşürse üzerine bir hırka giysin. Hem paramız gidiyor, hem de mili servet”
Kolay değil, yıllarca Maliye müfettişliği yapmıştı. Odasına kapıyı vurmadan, ceketinin önünü iliklemeden girmeyen memurlara, karşısında durup “peki efendim, tabi efendim” diyerek boyun eğen insanlara emirler yağdırmıştı. Emekli olduktan sonra da, yılların alışkanlığıyla çevresindeki herkese emirler yağdırmaya devam ediyordu.Onun emekliği kağıt üzerindeydi. Zilin üzerinde bile  “Maliye Müfettişi  N. Yurtseven” yazıyordu hala.
Her sabah 06:30 da kalkmaya alışkın bünyesi bunu sürdürüyordu. Gelenek yine bozulmadı ve ertesi gün sabah erkenden uyandı yine. Bir süre yatağında gerindi, esnedi ve tavanı seyrederken, kendisine verilen bu “önemli göreve” nereden başlaması gerektiğiyle ilgili planlar yaptı. Karısı yorganı kafasına çekmiş uyuyordu. Şu haline bak, saat kaç olmuş hala uyuyor ölü gibi. Belli ki yine saçma sapan diziler seyretmiş gece yarısına kadar diye düşündü. İçinde hayli zamandır var olan herkes her şeyi yanlış ya da eksik yapıyor saplantısı artarak büyüyordu. Bu saplantıdan en çok payını alanlardan biriyse Necmi Bey’in çayı demlemeden önce yıkamayan, çiçeklere gereğinden fazla su verdiği için köklerini çürüten, bir sürü para verip aldığı güzelim kuzu pirzolalarını fazla pişirip tahta gibi kurutan, zil çaldığında kim olduğunu sormadan kapıyı açan karısıydı. Kızı da anasına çekmişti. Yirmi iki yaşına gelmiş ama ne ailesine, ne topluma, ne ülkesine beş kuruşluk faydası olmamıştı. Varsa yoksa gezsin tozsun, yesin içsindi.
Necmi Bey’in her işin en iyisini ben bilirim halleri sadece ev sınırları içinde değil, sokakta da devam ediyordu. Kapının önüne çıkıyor, temeli atılan inşaatları seyrederek kepçe operatörlerine akıl veriyor, elektrik tamircilerine iş öğretiyor, kasaba eti nasıl kesmesi, manava sebzenin meyvenin iyisinin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu.
Yataktan kalkarak geceden askıya dikkatlice astığı pantolonunu ayağına geçirdi.Dolabın kapağını açtı ve üzerine akşamdan hazırladığı, -karısının yaptığı ütüyü beğenmediği için kendisinin bir kez daha ütülediği- gömleğini giydi, kravatını bağladı. Karısı uykusunun arasında nereye gidiyorsun diye mırıldanır gibi oldu. Normal şartlarda cümlenin sonunu yutarak, uyuyormuş gibi yapmaya devam edebilirdi. Fakat bu gün kızlarını istemeye geleceklerdi. Aslına bakılırsa her işe burnunu sokan ve burnunu soktuğu her işi rezil eden, bu mızmız herif evde olmasaydı daha hayırlı olabilirdi. Ama adet böyleydi ve kocası şu an gereksiz, saçma sapan bir işin peşindeydi.
“Akşam söyledik ya! Fahri trafik müfettişi olma başvurum kabul edilmiş diye. Nerenle dinliyorsun beni? Yok, tabi senin gözünde zerre kadar değerim yok ki. Yok efendim Beykoz’daki fırından aldığım ekmek çok güzelmiş, yine alır mıymışım? Yok falanca yerde alış veriş merkezi açılmış çok ucuza taze balık varmış akşama balık yapsaymışız, yok çıkıp biraz hava alsaymışım. Her fırsatta beni başından uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyorsun. Sanki anlamıyoruz. Hey yavrum hey, sen kiminle aşık atıyorsun? Ben müfettiş Necmi be Necmi!  Ama kurtuluyorsun işte, bundan sonra her sabah çıkacağım erkenden.”
“Ne yaparsan yap ama erken gel. Kızı istemeye gelecekler. Bir de başını belaya sokmadan gel de aleme rezil olmayalım”
Necmi  Bey, söylenerek çıktı evden. Hava kapalı gibiydi, yanına bir şemsiye almayı düşündüyse de vazgeçti. Fahri mahri trafik müfettişiydi işte. Sonuçta ceza yazma yetkisi vardı. Yanına şemsiye almayı unutmuş, ama düdük almayı unutmamıştı. Düdük çalamazsın dememişti ona hiç kimse.
Yürümeye başladı. İlk cezasını keseceği arabayı iyi seçmeliydi. Yaya da olabilirdi. Emniyet şeridini kullanan, kırmızıda geçen, aşırı hız yapanlar Necmi Bey varken korkmalıydılar. Yağmur da bastırmıştı. Ama madem ki, toplumun huzur ve refahının sağlanması hususunda önemli bir şey olan trafik kurallarının düzenlenmesiyle ilgili kendisine bir sorumluluk verilmiş, o zaman değil yağan yağmur  kıyamet bile kopsa onu engelleyemezdi. Sokaklarda dolaşarak ceza kesecek birilerini aramak gibi zorunluluğu yoktu. Fakat bir işe girdiyse ya tam yapacak, ya hiç bulaşmayacaktı. O da istemez miydi evde oturup bulmaca çözmeyi. Ama sorumluluk sahibi bir yurttaş, eli ayağı tuttuğu sürece üzerine düşeni yapmalıydı. Onun da üzerine fahri trafik müfettişliği düşmüştü. Huzuru sağlamak adına herkes kendince katkıda bulunmalı, hizmet etmeliydi.
Bu düşünceler içerisinde yürürken, bir korna sesi ile irkildi.
“Babanın tarlasında mı yürüyorsun ulan, geberip gidecek başıma bela olacaksın!” diye bağıran bir adam yanından geçerek, ötedeki ışıklarda durdu.
Necmi Bey, hemen düdüğüne asıldı. Bir yandan uzun uzun öttürüyor, bir yandan hızlı adımlarla arabaya yetişmeye çalışıyordu. Yeşil ışık yanmadan huzuru bozan bu densizi yakalamalıydı. Arabanın yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Altmış yaşına göz kırpan bir adam için, performansı hiç de fena sayılmazdı. Yeşil ışık yanmasına rağmen araba gitmiyordu. Yirmili yaşların ortalarındaki kara kuru şoför, aşağıya inerek “hayırdır babalık derdin ne senin?” diye sordu.
“İyi günler.  Ben fahri trafik müfettişi Necmi Yurtseven. Size aşırı hızdan dolayı ceza yazıyorum”
“Siktir lan pezevenk! Kıçında radar mı var? Ne hızından bahsediyorsun? Kendin atladın önüme.  Yaşlı başlı adamsın git benim başımı belaya sokma” diyerek Necmi Bey’i itti.
Dengesini kaybeden müfettiş Necmi, düşerek kısa süreliğine kendinden geçti. Kendine geldiğinde başında kalabalık toplanmıştı. İyi misin bey amca, verilmiş sadakan varmış başını taşa vurmadın iyi ki, yahu ne işin var sokakta, otursana evinde diyenlerin sözleri kulaklarında patlıyordu.
Doğruldu. Düşerken pantolonun diz kısmı yırtılmıştı. Gömleğinin düğmesi kopmuş, boynundaki kravat yana kaymıştı.
Evindeydi, başında karısı söylenip duruyordu. “Sabahleyin evden çıktın, iki saat sonra kafan yarılmış halde geldin.  Bıktım artık, Allah canımı alsa da kurtulsam, toplumun huzurunu sağlayacakmış, sen evde karının huzurunu bile sağlayamıyorsun. Allah razı olsun o taksiciden, seni alıp getirmese kim bilir neler olurdu.”
Akşama doğru Necmi Bey kafası sarılı halde, kızını istemeye gelecek aileyi bekliyordu camın önünde. Bir yandan yine karısına emirler yağdırıp akıllar veriyor, bir yandan elinde kalem kağıtla plakaları not ediyordu. Sanki kendi kızını değil de, bir yabancıyı istemeye geleceklermiş gibi umursamaz görünüyordu.  Aslında içten içe merak ediyordu, kızı ile evlenmeyi düşünen çocuk nasıl biridir diye. Ama “her şeyi bilen adam” olduğundan, sormuyor, kendi kendine fikirler yürütüyordu. Acaba bizim kız gibi aklı havada biri mi? Belki de sorumluluk sahibi efendi çocuktur, bizim kızı yola getirir. Eğer kurallara saygılı bir insansa işine gücüne bakmadan vereceğim.
Necmi Bey’in kızı, “anneee geldiler!” diye bir çığlık attı heyecanla.
Camdan dışarı sargılı kafasını uzatan Necmi Bey, ilk anda gördüğüne anlam veremedi. “Bu gelen araba onların arabası deme bana sakın!” diye kekeledi.
Park yasağı olan yere park eden arabanın plakasını, elindeki kağıttaki ile karşılaştırır karşılaştırmaz balkona fırladı. Göz bebekleri kocaman, suratı kıpkırmızı olmuş, kafasındaki sargının ucundaki çengelli iğne açılmış bir ucu aşağı sarkıyordu. Elindeki ceza makbuzunu sallayarak bağırdı.
“ Utanmazlar, terbiyesizler! Size verecek kız yok bu evde.Sizi mahkemeye vereceğim.Toplumun huzuru, ülkenin geleceği….”
Karısının Allah senin belanı versin Necmi haykırışlarına, kızının hıçkırıkları karıştı.
Müstakbel dünürler ve kara kuru genç damat adayı geldikleri gibi gittiler.