Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Sevgi Parıltısı
Niver LazogluNiver Lazoglu

Bu ne ola ki?

25 Aralık 2012, Salı - 12:00
“Anlayamadığımız her düşünce anlamsız.
Sevmediğimiz her insan kötü..
Suyundan da koy genellemecibaşı.” diyor, pariyazarlardan Cenk Uras, öylesi arka arkaya okuyuyorum...

Ardı sıra geliyor sorum?

“Ne dedin”

Sosyal platformun asosyal ne düşünüyorsuna gelen yorumlar birden bire çoğalıveriyor...Plansızlığında...Uras, devam ediyor...

“Hani derler ya "anlamsız bir sabah".. Belki de anlayamadığımız her şey anlamsız değildir.. Belki de bir anlamı vardır bu sabahın ve biz anlamıyoruzdur. Neyse ..Sabah işte..Günaydın.”

Geceyi güne uykusuz taşımanın saçma sendromunda, anlamsızlıklara anlam yükleyişimin ısrarındayım sanırım...Ve ekliyorum, anlamsızım...

Yorumun akışını pariyazarlardan bir başka yazar katılıyor...Kamil Tezgel...

Bir başka bakışla aktarımda...Peki ne mi diyor...


Al şu takatukaları, takatukacıya takatukalattır da getir. Takatukacı takatukaları takatukalamazsa, takatukaları takatukacıdan takatukalattırmadan geri getir...
Gülümsemek ile tebessüm arası bir tek cümle daha ekleniyor..Hikayeler yazıyorum güne, takatuka, takatuka...


Cenk Uras dan gelen ifade ise “anlama(ma)k bir "ma" hecesi kadar keskin bu sabah yaşanılanlar..’


Kamil ise 

‘ Yaz Nıver yaz..yoksa gün bize hikayeler yazacak,içinden çıkamayacağımız..” yorumunda hadi diyor...

Yazıyorum yazıyorum dostlarıma değer veriyorum güne ve güzel bakan güzel gören yüreklere diğerleri kocaman bir hikaye değil mi zaten...


Birisi noktayı koymalı diye aklımdan geçiveriyorken, 

"An la ma mak" .. Üfledim var gücümle ve uçtu gitti “ma” hecesi, şimdi anladım ne demekmiş anlamak. Bir kez daha üfleyince “la” hecesi de uçtu.. Eski günleri andım bu sabah. Yetmedi bir kez daha üfledim; "mak" uçtu bu defa ve geriye sadece yaşadığımı an kaldı ..Yaşadığımı “an” uçup gitmesin diye üflemedim bir kez daha ..
Üflemeye kalkan olursa dikildim karşısına. diyor Uras..

Ve bir öyküyü oluşuyor plansız paylaşımda devamı geliyor...
Rüzgarı seviyorum, esintisiyle sallıyor ağacın dallarını, nefes tüketiyor bulutu dağıtıyor, yağmuru savuruyor dolup dolup boşalıyor....eee evren anlatıyor anlama anlamsızlık yüklenen boşlukları,,,dar gelen günün geceye dönüşüne çok mu var ki...acep heceler kelimeleri düzgün kuruyor mu ki...

Ve peşi sıra Kamil Tezgel, 

‘Rüzgarı bende seviyorum,defter kağıdından yapılan bir şeytan uçurtması gibi..
Ne zaman uçmak için rüzgar istesem fırtına çıkıyor, sonrası mı...’

Başı sonu belli olmayanların imzasız yazıları bir oluş içinde..
Sonrası tozu dumana katıyor, harman savuruyor mangalda kül kalmıyor ardı rakı bardağında acıya dem vuruşun ilk yudumunda...Boğaz düğüm düğüm kert kert...Hadi şimdi anlat, hadi şimdi dök içini, içi boş bardağa ...hepsinin tek ortağı olmuşsan yaşama inat sevgi diyişine...Kim vurduya giden gönlünün ağır gam yükünde, sızın içinde tünel kazışta...yeni ve koca bir boşluğun hiçliğinde...

Yazının son paragrafıda Kamil Tezgel’den...
‘O bardak hiç boş kalmıyor ki..Biz içimizi döktükçe doluyor,taşıyor..Sonra yeniden doluyor,yeniden taşıyor..
Bardak mı ufak..Bizler mi bardağa çok fazla geliyoruz işte bunu anlamış değilim...
Ama olsun yine de ufak da olsa bir bardağımız var döküleceğimiz..Ya bardağı olmayanlar nereye dökülecek..?
Kime ya da kimlere dökülecek..
Bardağımı seviyorum ben....’
Elbet bilinmeyin her bilinendi kelimelerle oynayışın sabaha ayışında kimiz, neyiz nerdeyiz ve ne diyoruz ki...
Ne düşündüğümüzün hiç önemi olmaksızın, hiçliğin en hiçinde...

İmza atılmayası bir yazının öylesi diziminde...

Anlayan var mı?