Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Bol muhabbetli buluşma...

13 Temmuz 2012, Cuma - 19:34
Geçen çarşamba günü,  “Eski İstanbul Meyhane ve Meyhanecileri Grubu’ndan”  Kuaför Mehmet  ve bulunduğu her ortama  heyecan ve  muhabbet katan Nuri Narin ile birlikte,  yine ağır başlayıp, hızlı devam eden  ve  kaçıncısı olduğunu saymadığım bir geleneksel  “Kadıköy Çarşısı  rakı akşamı” buluşması yaşandı.

O gün itibarı ile “bu kez erken gidelim!” diyerek  (biraz da benim ısrarlarımla) saat 22.30 gibi masadan kalkılarak evlere doğru yol alınmaya başlanmıştı. 

Ama  masadan kalkılıp,  üç- beş metre yürüdükten sonra , yol kenarındaki bir kaldırımda oturan iki arkadaşın ,  -birilerinin şarapçı işte dediği-   “abii naber?”  demesinden,  bir-iki dakika kadar sonra,  Nuri Narin:  elinde bir torba bira ile köşede belirdi.

Şarapçı arkadaşların ifadesine göre “güzel bir ağabeyimizdi Nuri Narin”. 

Elbette ilk kez gördükleri bir insan hakkında böyle düşünmelerinde, eldeki bira dolu poşetin katkısı büyüktü.

**

Sonrasında kaldırım kenarında;  masasız, iskemlesiz, tabaksız, çatalsız bir minik  meyhane oluştu..

Ne  çeşit çeşit mezeler, ne küllük değiştiren garsonları  vardı bu meyhanenin.Zaten küllüğü de yoktu.. Hatta bir çatısı bile yoktu.

Hiç böyle meyhane olur muydu? Koltuk mu, Gedikli mi, Ayaklı mı...Hangi kitapta yazıyordu ve hangi sınıfa dahildi..Fiks mönüsü bile yoktu..



Sınırsız yumruk mezesi ve  içten bir muhabbet ise en başköşedeydi.  İçki masasında değil, içki mecrasındaydık orada. İçki masaları ile içki mecralarını hep ayırmışımdır. 

Çünkü  içki masalarında kurallar, içki mecralarında ise içtenlik  ve yaşamın gerçekleri vardır.

Muhabbet muhabbeti açarken ,  içlerinden birisi ; “durun size müzik bulayım” diyerek kalktı gitti. Saatler  gece yarısına doğru, karşı konulamaz bir hızla ile ilerlerken , yorgun ve sarhoş insanların taksilere veya arabalarına binerek,  evlerine kendilerini atmaktan başka bir düşüncelerinin olmadığı bir zaman aralığına gelmiştik.



“İnsanların küçümseyerek baktığı “ o şarapçının;  bizlere bir süre sonra "canlı performans" sergileyecek olan sokak çalgıcılarını ayağımıza kadar getirecek olması ise gerçekten de küçümsenemeyecek bir güzellikti.

Hızlı adımlarla yanımızdan uzaklaşırken,  diğeri arkasından” Maviş’i getir…Maviş’i getir!!..” diye seslendi

O arada diğer şarapçı ile inceden sohbete girildi. Daha doğrusu o anlattı ve biz dinledik..

Parçalanmış bir aile ve  “kış geldiğinde kalacak yer sorunsalı” üzerine bildik bir dram üzerine konuştuk bir süre. Ancak bizi biraz da karamsarlığa iten o süre  çok uzun sürmedi

Çünkü elinde darbukası ile küçük bir roman kızı ve yanında masmavi gözlü,  13-14 yaşlarında “Maviş” diye çağırılan diğeri başladılar çalmaya..

Açık sözlü olmak gerekirse,  o küçücük kızların çalıp söylediği muhteşem darbuka tınıları ve şarkılarla neşelenmek gerekiyorsa da, insan onlara baktığında, derin düşüncelere  dalmadan  edemiyordu.

Oysa pahalı bir lokantada yemeğimizi yerken, yanımıza  geldiklerinde ne kolay uzaklaşmalarını istiyorduk  çoğu zaman onların.



Tam bu düşünceler içerisindeyken, önümüzdeki pazartesi günü Maviş’in doğum günü olduğunu ,ondört yaşına gireceğini ve bugüne kadar hiç  –pastalı- doğum günü kutlamadığını öğrendik..

Kutlandıysa da belki çok küçükken olduğu için,  hatırlamıyordu.



Bir anda ve nasıl olacağını da bilmeden  ;  çok güzel bir doğum günü yapacağız sana! diyerek  söz verdik kendisine..



Bu söz üzerine Maviş’in  mutluluğunu buradan anlatmam zor. Bu duygunun tam olarak bünyeye karışıp, insan ruhunda özümsenebilmesi için, o küçük mavi gözlerin içinde bir süre dolaşmak gerekir.



Yanımızdakilerden birisi  ” tamamdır ben  organizasyona yardımcı olayım ve müzikleri de  ayarlayayım” dedi..

Kimimiz maytap sözü verdi, kimimiz meşale..

Şu an bile halen kafamın içinde nasıl olacağına dair bir fikrim olmamasına karşın, bildiğim tek şey şartlar ne olursa olsun o gün o sokakta, o doğum gününü yapmamız gerektiğidir.



Darbukayı çalan kız daha hızlı vurmaya ve Maviş  neşeli neşeli, avazı çıktığı kadar bağırırak  söylemeye başladı.

O andan itibaren Kadıköy çarşısında  ve yolun ortasında oturarak ;  ben , Nuri Narin ,Mehmet , iki şarapçı ve iki roman kız,  hem çaldık , hem söyledik hep birlikte..

Yoldan geçenlerin bazılarının ”ooo muhabbet kral, afiyet olsun!” diyerek yanımızdan geçip giderken, saatler gece yarısına yaklaşmıştı.

Gitmeden önce son kez ,  Kadıköy Çarşısındaki;  bütün çingenelerin, bütün sokak çocuklarının ve bütün feleğin çemberinden geçmişlerinin toplandığı  meydana gittik.  Başkaları ile de tanıştık.

**

Maviş pazartesi gününü beklemekteydi..

Yanlarından ayrılırken “Cenk abi, pazartesi günü bekliyorum!” diyerek hatırlatmayı da unutmamıştı.

Bizim açımızdan eve yine erken dönülememişti. Oysa rakı masasında havadan sudan konuşarak başlayan muhabbet; eğer yaşamın bir kalbi varsa, o kalbin en güzel attığı yerde  sonlandırıldığı için her şeye değmişti.

Usul  usul başlayan bir rakı akşamı , güzel  anılarla ile bitmişti.. Daha doğru bir ifade ile Pazartesi  günü devam etmek üzere ara verilmişti.



Yaşam şartları onları erken olgunlaştırsa da, Maviş gibilerin çocuk olduğunu unutmamak gerekiyor çoğu zaman.Umarım güzel olacaktır pazartesi..