Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Bir yol hikayesi...

04 Aralık 2013, Çarşamba - 01:46
Üşenmedim saydım... Otuz sekizi uyuyan -muavin, şoför ve ben dahil- tam kırk bir kişiyiz otobüste. Şoför hedefe kilitlenmiş ve gözünü yoldan ayırmıyor. Muavin son telefon görüşmelerini yapıyor ve ben otobüsün koridoruna sarkan kollara, bacaklara ve insanların uyurken hallerine bakıyorum. Muavin, şoför ve benim dışımda kimse bilmiyor ”Ölüyoruz ulan!” 
Muavinin, şoförün ve benim umurumda mı? Değil. Yeminse yemin… Ederim.  

Kavgaya hazırlanır gibiyim. “Gel ulan gel!” diye giderim var hatta ölüme. Benim yaş elliye koşuyor ama yine serde delikanlılık kalmış… Çok değil ama azıcık…
Muavin benden fena! Senden korkan senin gibi olsuna bağlamış kendini.
Şoför desen o çoktan hazır.” Nereden gelirse gelsin hoş gelmiş, sefa gelmiş havalarında. “Ölüm yok ya ucunda” derler ya! İşte oradaki “ölüm“ sözcüğünü yalamış yutmuş.
Aslında umursamıyoruz. Merak da var azıcık. Kolay mı? Bize doğduğumuz andan beri öğretilen ve hep “diğer tarafta hesabı sorulacak” diye tehdit ettikleri yerin, gerçekte var olup olmadığını gözlerimizle göreceğiz. 

Diğerleri uyuyorlar. “Horhor” seslerine karışıyor hırıltılar. Saate bakıyorum. Gecenin üçünü on dakika geçiyor. Bir tercih yapma şansım olsaydı bu saatleri seçerdim ben de ölmek için.
Teyzemin birinin dili dışarıda… Yazık! Dil dışarıda gitmese bari diğer tarafa. Dişler porselenden yapılma ve inci gibi dizilmiş. Usta elinden çıktığı belli… Dil dediğin nedir?  Araya tahta koysan bana mısın demez!
Göbeği açılmış bir adamın hırıltısı bastırıyor motor sesini…  Molada tas kebabından tam iki porsiyon yedi. Üzerine de fırın sütlaç. Oh yarasın tosunuma!
İki sevgili sarmaş ve de dolaş durumdalar. Erkeğin ceketi kıza pike olmuş. Bunlar evlenirse “mutluyuz” diye yazdırırlar arka cama… Zor yazdırırlar artık. Biraz önce karı- kocacılık oynuyorlardı. Fısır fısır anlatıyorlardı. En çok onlara üzülüyorum. Normal şartlarda başkasına üzülmeyi bırakalı hayli zaman oldu. Ama demek ki sona doğru yaklaştıkça böyle oluyor insan. Bir ucu İlhan İrem, diğer ucu Emel Sayın.
Kimse farkında değil otobüste; muavinin, şoförün ve benim dışımda. Ölüyoruz.

Üzerimdeki kırmızı lambayı yakıp yakıp söndürüyorum..
“Muavin Bey rica etsem biraz çabuk ölebilir miyiz?”
“Merak etmeyin köşeyi döner dönmez yuvarlanacağız şarampole hayırlısı ile…”
“Düşmeden haber verseniz de şu kadının dilini içeri alsak, şu tas kebabı yiyen adamın göbeğini örtsek, sevgililere dokunmayalım ama! Bir de mümkünse saati tam üç buçuğa ayarlayabilirsek. Küsuratsız olsun zaman”
“Şoför Bey! Ondan geriye saysak mı acaba?”
Şoför sessiz. Sessizliği korkusundan değil, kararlığından. Hedefe kilitlenmiş füze gibi tam yol gidiyor. O zaten saymaya başlamış. “Üç yeter”
 Üç… İki…. Bir…