Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

"Bir isim koyamadı"...

02 Şubat 2013, Cumartesi - 19:10
Çay bardağına üç kesme şekeri bıraktıktan sonra,  erimesini izlemeye başladı. Masanın üzerindeki kaşığa ise hiç dokunmadı. Bardağı avuçlarının içine alarak, havada küçük dairesel hareketlerle salladıkça, toz haline gelen şekerler çaya karışarak kayboldu. Birkaç saniye önce bardağın dibinde oluşmuş tepecik, ince bir tabaka haline gelmişti. O tabakayı ise kaşık yardımı ile dağıttı. Bardağın; tam karşısında duran simitçi tezgahına bakan  tarafını, sol elinin bileğini bükerek kendine doğru çevirdi. Üzerinde bir yazı vardı; Selimoğlu Pastaneleri.
Güldü!  Komik miydi?  Değildi belki!. 
Komik olduğu için değil, gülmek için güldü zaten.  Aslında yüzünde oluşan ifade pek gülmek de sayılmazdı.  İçten  gelmedikten sonra,  “gülmek” denilen şey,  büyük bir saçmalık ve  dudak kenarlarının hafifçe yukarıya kıvrılmasıydı sadece.  “Keşke bir ayna olsaydı ve yüzümdeki ifadeyi görebilseydim!” diye düşündü.  Sol elinin bileği kendine doğru dönük ve bardak hala avuçlarının içindeydi. Kırmızı ojeli dört parmağı, bir sevgiliye sarılır gibi dolanmıştı bardağın beline.  Baş parmağının tırnakları ise ojesizdi;  aynı sağ el parmaklarındaki tırnakların ojesiz olması gibi.
Bir yudum aldı çaydan. Yutmadı ama hemen. Dili ile damağı arasına hapsettiği sıvıyı yavaşça gönderdi midesine.  Sonra çay bardağını, bir cerrah titizliği ile bıraktı yavaşça masaya.  Oturduğu sandalyeye  sırtını  dayayarak, çevreyi izlemeye başladı. Tam o sırada kıvırcık saçlı bir kız, sol  kolunu, kıvırcık saçlı olmayan bir gencin beline dolayarak sarıldı. Kendisinin az önce bardağa sarılan kırmızı ojeli parmakları gibi sarıldı. Genç de boynuna doladı sağ elini kızın. Sarmaş dolaş haldeki sevgililer, neşeyle yanından geçip gittiler. Geçerken, kadınının düşüncelerini  sabah saatlerine doğru sürüklediler.
*
Güneş  “ha battı! ha batacak!” zamanlardaydı.  Duyumsadığı şey mutsuzluk bile değildi.
“Çaresizlik?” “Umutsuzluk?”  “Bilemedi!”. “”Bir isim koyamadı”.
Sabah uyandığında  içine kaçan neşeli çocuk, hangi ara onu terk etmiş ve  boşalan yere ne zaman yerleşmişti  bu bezgin insan!  Farketmemişti.  Ama  bulunduğu ruh haline bakılırsa uzun süre ve hatta kalıcı gibiydi.
Çok uzun süre olmuştu onu görmeyeli .  Kimbilir belki de o;  kendisini tanımayacaktı. Buluştuklarında, önce sarılacaklar birbirlerine ve yıllarca görüşmeyen her insan gibi konuşamayacaklardı bir süre. İlk söze o girecek ve  “nasılsın” peşine,  yüreğinden kopuveren  “çok özledim”  ekleyecekti  gözlerinin içine bakarak. Sıkıca sarılacaktı sonra, dünyayı umursamadan.
Evet, hataları olmuştu çok.  Bir başına bırakıp gitmişti onu!  Ama yaşadığı aşktı ve  aşkı uğrunaydı her yaptığı. Hem giderken,  ona da  “gel!” dememiş miydi?   Bu kadar inat yapmaya değer miydi?  Defalarca tekrarladığı “gel” çağrısına , her defasında “gitme!” diye cevap almıştı.
Şu an oturduğu pastaneye çağırmıştı  kendisini  ve  uzun uzun anlatmıştı yaşadıklarını;  “Başka bir adama çok aşık olduğunu ve o başka adam uğruna sahip olduğu herkesden vazgeçebileceğini, ama kendisinden vazgeçmek  istemediğini. ” Bildik ve sıradan cümlelerle anlatmaya çalıştı, o an dünyanın en büyük aşkını yaşadığını sandığı durumunu.  Böyle bir şey mümkün müydü?
“Gel!” demişti son kez.  “Sen de gel!’
“ Saçmalıyorsun!” cevabını almıştı ondan bu kez  ve üç şekerli çayını içmeden kalkıp gitmişti sinirle o.
*
O günden bu zamana tam on beş yıl geçmişti.
Hiçbir şey düşlerindeki gibi olmamıştı.  Aşkını;  bir başka kadının teninde öldürmüştü;  uğruna her şeyini terk ettiği adam.  Gitmek,  vazgeçmek bir yaşam biçimi olmuştu artık kendisinin. 
Ülkesine döndüğü günden bu zamana, bir seneye yakın olmuş ve a rtık  elli yaşlarının  ortalarında gezinmeye başlamıştı. Bakımlı saçlar güzel kıyafetler…  hiçbiri umurunda değildi.  Artık işi gücü, bütün derdi;  onu yeniden görebilmekti.  Hayal kırıklığı ile son bulan aşkını bile silebilirdi onunla bir kez konuşabilmek.  O herşeyi berbat ettiği yerdeki pastanede, herşeyi yeniden yoluna koyabilmek. Yaşama sebebi olmuştu bu.
Fakat  ona ulaşmak için harcadığı hiçbir çaba sonuç vermemişti;  bir hafta öncesine kadar..
Bir hafta öncesinde ise , çalıştığı işyerinin telefon numarasını bularak aramıştı. Karşısındaki ses, “Tamam seninle görüşeceğim!” dediğinde;   içine girmişti yeniden neşeli çocuk.  İlk önce güzel kıyafetler aldı kendine, sonra kuaföre giderek saçlarını eski zamanlarda olduğu gibi kestirdi.
Sonunda buluşacakları gün gelip çatmıştı. Sabah erkenden kalktı. Evden çıkmadan önce son kez yapmak istediği ve çok sevdiği birşey daha vardı. 
“Parmaklarına kırmızı oje sürmek.”
Sol elinin tırnaklarından başladı. Sıra baş parmak tırnağına oje sürmeye geldiğinde, telefon çaldı. Arayan oydu. 
Açtı telefonu heyecanla!. 
Hattın diğer ucundaki kişinin hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden söze girdi.
“O kadar heyecanlıyım ki!”
Telefonun ahizesini  göğsünün sol tarafına dayayarak, “Bak dinle dedi!  Duyuyor olmalısın!  Fırladı, fırlayacak yerinden!”..
“Ben gelmiyorum!” dedi karşıdaki ses. “
“Yapamayacağım.  Çok zorladım kendimi ,  ama olmayacak,  bazı şeyleri unutamam.  Üzgünüm, istesem de bunu yapamam .  Beni bir daha arama anne!”
Telefon kapandı.
  “Gelemeyeceğim!, Yapamayacağım !  Olmayacak!”  sözcükleri sıra ile çınladı kulaklarında. Sonra bir daha..Bir daha.. Kendisini sokağa atarsa, sesler evde kalır sandı.
Parmaklarının bir kısmı ojeli, bir kısmı ojesiz bir halde attı kendini evden dışarıya ve bulanık bilincinin hükmettiği ayakları  o pastaneye taşıdı bedenini.

Bir çay daha istedi ve kızının çok sevdiği kırmızı ojeli parmakları ile yine kızının çok sevdiği gibi, bir bardak çaya üç şeker atarak,  erimesini izledi.
Toz haline gelmiş şekerlerin, çayın içinde erimesi gibi eridi zamanın içinde. Zamana karışan varlığını ise yaşam denilen ucube içti gitti.
Kayboldu .