Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Şimdi
Kağan BayraktaroğluKağan Bayraktaroğlu

Bilinmeyene yolculuk...

10 Haziran 2011, Cuma - 17:10
Eğer doğu felsefelerine ya da ruhsal çalışmalara biraz ilginiz varsa “ölmeden ölmek” sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Ölüm, şartlanmış zihinlerimiz için korkutucu hatta görmezden gelinmek istenen bir durumdur. Fiziksel ölüm hepimizin eninde sonunda yaşayacağı bir deneyimdir. Aslında, yaşam deneyiminin bitip başka bir deneyime geçiştir. Doğu felsefelerinde “yaşarken ölmek” olgusundan sıkça bahsedilir. Yani bu fiziksel bir ölüm değildir. Aslında özünde kontrolü tamamen bırakmaktır. Yaşamın akışındaki olaylara teslim olmaktır. Çünkü bunu yaptığımızda sadece şimdi vardır. Ne bir sonraki an ne dün ne de yarın.
Eski zamanlarda insanlar bu deneyime daha yakındı, çünkü zihin bu kadar gelişmemişti. Bilim ve teknoloji şu an olduğu gibi uzaya açılmamış, kimyasal silahlar üretilmemiş, tıp bu kadar ilerlememiş, her türlü iş bilgisayarlarla birkaç tuşla çözülecek duruma gelmemişti. İnsan zihni bilim ve teknoloji ilerledikçe daha çok gelişerek, her şeyi daha çok başarmaya başladıkça “kendi hayatını” da kontrol etmeye başladı. Her düşünceyi her davranışı inceleyerek, hayatımızı yeniden yazmaya başladık. En azından yazacağımızı düşündük. Ancak baktığınızda yaşamın, kontrol edilemeyen olayların bir araya gelmesiyle yaşanan ve sürekli değişen bir deneyim olduğunu görürsünüz. Bu yüzden önceden bilemediğimiz ve hayatta yaşamak zorunda olduğumuz şeyler vardır. İstesek de istemesek de yaşanacaktır. Bu konuda aslında yapabileceğimiz bir şey yoktur. Olaylar yaşandıktan sonra buna kader, şans ya da tesadüf deriz.
İnsan zihni kontrol etmeyi sevdiği için teslimiyet korkutucudur. Şu anda bu yazıyı okurken bazılarınızın zihni çoktan devreye girmiş olabilir. O yüzden buna kuşkuyla bakacaktır. Hatta kendi hayatının kontrolünün onun elinde olduğuna dair bir sürü kanıt sunmaya başlayacaktır. Bu normal bir tepkidir ama onun ötesinde baktığınızda şu gerçeği görürüsünüz. Şu an bu yazıyı okuyorsunuz, şimdi saate bakın. Bu yazıyı şu anda şu saate okumayı iki hafta önce planladınız mı? Yoksa kendi kendine gelişen olaylar sizi bu sayfaya mı getirdi? Ya da bu yazının siz de oluşturduğu değişik duygu ve düşüncelerin ne olacağını önceden biliyor muydunuz? Ya da onları şu anda mı deneyimliyorsunuz?
Ölmeden ölmekten bahsederken kadercilikten bahsetmiyorum. Bahsettiğim yaşamı dolu dolu yaşayarak kendini hayatın akışına bırakmak. Olaylar nasıl olursa olsun yaşanan her şeyin yaşanması gereken deneyimler olduğunu hatırlamak. Böylece de zihnin ötesindeki sonsuz farkındalığın gücüne kendini teslim etmek. Bu durumu “Ben O’yum” kitabının yazarı Nisargadatta Maharaj şu şekilde açıklar:
“Sorunlardan arınmış bir hayatın ne kusuru var? Kişilik, gerçek olanın bir yansımasından ibarettir. Neden yansıma orijinale otomatik olarak sadık kalmasın? Kişinin kendine özgü modeller çizmeye ihtiyacı var mı? Hayat -ki kişi onun ifadesidir- kişiye rehberlik edecektir. Kişinin, gerçeğin sadece bir gölgesi olduğunu, fakat gerçeğin kendisi olmadığını bir kez idrak ettiğinizde, üzülüp dertlenmekten vazgeçersiniz. Kendi içinizden, içsel rehberiniz tarafından yönlendirilmeyi kabul eder ve benimsersiniz ve hayat bilinmeyene doğru bir yolculuk haline dönüşür.”