Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Eko
Erkavim YıldırımErkavim Yıldırım

Babama...

21 Haziran 2015, Pazar - 01:16
KASIM YILDIRIM... BABAM!

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.
        Cemal Süreya


Ağanın konuşması bittiğinde harman yerinde toplanan kalabalıktaki gözler, harmanın orta yerinde dimdik duran adama döndü. Adam; “Biz gideceğiz ağam, istesen de istemesen de gideceğiz” dedi.
Ağa: - Tarlayı sürdüğün saban benim.
Adam: - Senindir ağa.
Ağa: - Öküzlerde benim.
Adam: - Senindir.
Ağa: - Oturduğun ev, yattığın yatak, yemek yediğin kap...
Adam: - Hepsi hepsi senindir... Ama bu çocuklar benimdir. Onları sana vermem ağa.
Ağa: - Ben izin vermeden gidemezsin!
Adam: - Giderim ağa, giderim. Tam üç kere kırıma uğradım, yok edildim. Yeniden doğdum. Tam üç kere bir ağacı keser gibi kesip yok etmek istediler. Yeniden yeşerdim. Sen izin versen de vermesen de giderim. Gideceğim.
Adam sözünü bitirdiğinde harman yerinde bir alkış koptu. Adam yanına yalnızca ailesini alarak o köyden çıktı. Ayaklarında çarık, üstlerinde kendi dokudukları donları, ellerindeki çıkınlarda kuru ekmekleri ile o köyden gittiler. Başka köyleri, mezraları, komları yurt edip oturdular.
Ağaya karşı o dimdik duran adam benim babamın dedesiydi;  Kamer Dede. “Bu çocuklar” dediklerinden biri de babamdı. Babam Kasım. 
1936 yılında doğduğunu biliyorduk babamın. Hangi ay olduğunu bilmiyorduk. Ben kendimce herhalde Kasım ayında doğmuş onun için adını Kasım koymuşlar diye düşünürdüm. Öğrenemedik. Hüseyin Dede ve Güllü Nene’nin ikinci oğulları olarak dünyaya gelmiş. Kendisinden büyük bir ağabeyi kendinden küçük bir erkek ve dört kız kardeşi olmuş. Henüz daha iki yaşındayken 1938’de “Devlet Baba” bomba yağdırmış başlarına. Elektriğin, yolun olmadığı Dersimin köylerinde yaşamaya çalışıp durmuşlar. Acımasız bir dünyanın kendine göre biçimlendirdiği Dersim köylerinde o dönemde yaşamak bile mucizeyken onlar bir aile oluşturmuş, o dağların, sert iklimin, devlet ve ağa zulmünün üstesinden gelerek yaşamışlardı. Hep birlikte çalışarak, birlikte üretip biraz para biriktirip bir parça toprak almak için canla başla bütün güçlerini ortaya koymuşlardı. Ama bir el şimdi hala bilinmeyen bir el onların bütün parasını çaldı. Yılmadılar yeniden biriktirip sonunda bir parça toprak alıp evlerini yaptılar. Benim şimdilerde bile gururla bahsettiğim, özlemle andığım “Bayram Komu”nu oluşturdular. 27 Mayıs 1960 günü Türkiye bir darbeyi yaşarken Gaemogil evlerinin temellerini atıyordu. 27 Mayıs günü daha sonra bayram ilan edildiğinden onlarda kendi yerleşim yerlerine “Bayram Komu” demişlerdi. Kamer Dede, Hüseyin Dede, Meme Gaemo, Ali Gaemo (Topal Alo), Kaya Hoca, büyük amcam Niyazi, babam Kasım ve Efendi Amcam başta olmak üzere kadınları ve çocuklarıyla herkes üstüne düşenden daha fazlasını yaparak yeni bir hayat, yeni bir umut yarattılar.
İşte benim babam bu ailenin bir parçasıydı. Daha çocuk yaşlarındayken anne-babasını toprağa vermek zorunda kaldı. Anne babalarını yitirmek babam ve kardeşlerini birbirlerine daha çok kaynaştırdı.
Okula başladıklarında kalem kağıt bulamamışlar. “Sigara paket kağıtlarının üstünde çalışırdık” diye anlatırdı. Çocukluğu tam da dünyada Faşizm’in yükseldiği ve sonunda 2. Dünya Savaşının koptuğu yıllara rastlar. Her şeyin karne ile satıldığı ve kıtlık yıllarının ortasında 5-6 yaşlarında bir çocuk. Çocukluğunda nasıl bir yoksulluk çektilerse ve bu onları nasıl etkilediyse babam ileriki yaşlarında bile eve gelen fatura zarflarının, oynadığı ve hiçbir zaman tutmayan sayısal loto kağıtlarının, gazetelerin boş yerlerinin üstüne notlar alır, hesaplar yapardı. Sonra onları ya cebinde ya da büfenin çekmecesinde özenle saklardı.
Dünya değişiyor, Türkiye değişiyordu. Artık köylerden kentlere göç dalgası hızlanmış, köy yolları şehre çalışmaya giden insanlar tarafından tepilmeye başlanmıştı. Köy ağaları yeterince emmemiş gibi, artık bu köylüler büyük şehirlere hatta Almanya’ya kanlarını az bir parayla değişmeye gidiyorlardı. O köylülerin arasında bizimkilerde vardı. Büyük amcam Almanya’ya gitti. Babam DSİ’ye küçük amcam ise Çimento Fabrikasına girdi.
Okumanın zor olduğu o yıllarda liseyi bitirmiş. Önce Tapu Kadastro sonra, DSİ’de işe girmişti. İşçiydi babam. Ama bana babamın işini sorduklarında tam olarak ne anlama geldiğini bilmesem de ‘Hidrolog’ diyordum. Sonraları ne anlama geldiğini öğrendim. Babam su bilimcisiydi. Bize anlattığına göre kışın dağlardaki karları ölçüp yazın barajlarda ne kadar su olacağını, nehir ve derelerin debilerini hesaplıyorlarmış. Yani anlayacağınız benim için babam elektriğin ve suyun  bükücüsüydü. Araziye çıkacakları zaman Elazığ’daki evin önüne bir kamyonet yanaşır; babam, annemin hazırladığı valizle ve dairenin (çalıştığı yere nedense daire derdi) ona verdiği gocukla giderdi. O kamyonet mazot kokardı, yağ kokardı, resmi ‘daire’ kokardı, devlet kokardı... 
Döndüğünde gittiği yere göre değişen hediyelerle(!) dönerdi. Erzincan’dan tulum peyniri, Van’dan otlu peynir, Bingöl’den ceviz.... Şimdi hatırlayamadığım daha başka yerlerden başka şeyler. Eve döndüklerinde üstünde “Devlet malı mahfuzdur” ve kocaman “DSİ” yazan kamyonet hala devlet kokardı. Babam kar kokardı, peynir kokardı, küçük kasabaların küçük otel odaları kokardı, büyük kentlerin resmi misafirhaneleri kokardı, iyi tabakalanmamış deriden yapılmış gocuk kokardı... Annem banyoyu yakıp babam yıkanıp çıktığında “BABA” kokardı...
Babamı düşündükçe tüy gibi bulut gibi hava gibi şeyler geliyor aklıma. Baskıcı ve sinirli olmadığından etrafımızda olduğunu bize dokunduğunu biliyorduk ama ağırlığını, şiddetini hissetmiyorduk. Çok sakin ve sevecen biriydi. Gözleriyle gülerdi. Dedesi bıyığın ona çok yakıştığını söylediğinden beri bıyığını hiç kesmemişti. Son yıllarda beyazlamış, ona çok yakışan pos bıyıklarıyla gülerdi. İnce uzun parmakları ile bize sevgi ile dokunurken elleriyle gülerdi. Rakı içip keyiflenince kadehiyle gülerdi. Çalmayı beceremese de sazın teline vurduğu mızrabıyla gülerdi. Birini öperken önce hafiften bıyığı değerdi yanağa sonra küçük bir buse... Sanki insanları, hayvanları, bitkileri incitmekten korkardı. Herkese her şeye karşı aşırı bir nezaketi vardı. Büyük-küçük kim olursa olsun ‘Siz’ diye hitap ederdi. Sevgiyi söylemenin zayıflık olduğu düşünülen Doğu geleneğinden gelme bir insan olarak söylemediği, söyleyemediği sevgiyi gösterirdi.
1970’li yıllarda Elazığ’da amcamlarla birlikte Yeni Mahallede bir ev yaptılar. “Yeni Mahalle Yeni Sokak no 17”ydi adresi. O evin her bir tuğlasında, sıvasında, kapısında, penceresinde, merdiveninde, çatısında, kiremitinde onların teri, kanı ve emeği vardı. Yıllar sonra satıldığında ne çok üzülmüştüm. Kim bilir babam ve amcamlar ne hissetiler o ev satılırken. İşte o evde tam da televizyon yayınının yeni yeni başladığı zamanlarda kardeşim okuldan gelip evdeki divanın kırlentine başını koyup karşı evdeki televizyonu uzaktan izlemeye çalışırken  uyuyakaldığı bir gün,(komşularda bizim pencereden izlediğimizi bildiklerinden perdelerini hep açık tutarlardı.) babam işten dönüp onu öyle görünce hemen gidip nerden nasıl para bulduysa bir televizyon alıp gelmişti. Televizyon o günden sonra evimizden, evlerimizden çıkmadı. Evin baş köşesine kurulup kaldı.
Çatışmalı yıllar ve cunta... Malatya, Maraş ve Çorum kıyımları... Daha küçük bir çocuk olmamıza rağmen korkuyorduk. Olayların Elazığ’a sıçrama ihtimalini bize belli etmeden fısıltıyla konuşuyordu büyüklerimiz. Babam geceleri kalkıp perdeyi aralayıp dışarıya bakardı. En küçük bir sesten bile ürker olduğumuz zaman bile babam yanımızdaydı.
Benim evden ayrılışım ve Diyarbakır Anadolu Lisesi yıllarım. Ancak yazları görebiliyordum babamı. Ancak birkaç gün. Ben köye gidiyordum o ise Elazığ’da işe... Beni asıl şaşırtan ise Diyarbakır’a ilk gittiğim zaman bana verdiği öğüttü. O öğüdü daha sonra Hamlet’i okurken gördüm. Kral danışmanı Polonius’un Fransa’ya giden oğlu Laertes’e verdiği öğütle aynıydı. Polonius oğluna derki; “... Ne borçlu ol, ne alacaklı; Borç verdin mi, paranı da kaybedersin, dostunu da. Borç almaksa tutumluluğun baş düşmanıdır. Her şeyden önce kendine karşı dürüst ol, o zaman kimseyi aldatamazsın...”  Babam Hamlet’i okumuş muydu? Bilmiyorum. Ama Shakespeare gibi konuşmuştu 11 yaşında evden ayrılıp gurbete giden oğluyla.
Sonra benim ve kardeşlerimin üniversite yılları, evden ayrılışlar... Artık daha az görür olmuştuk babamızı. Babam da 80’lerin ortasında emekli oldu. Bir iki iş yapmaya çalıştı ama olmadı. Annemin bütün diretmelerine rağmen artık yazları köyde kışları ise ilk önce İstanbul daha sonra İzmir’de geçirmeye başladı. Köyünü, toprağını, havasını, suyunu seviyordu. Büyük şehirde olduğu zaman sürekli bir hüzün içindeydi. “Sıkılıyorum” diyordu. “Sıkılıyorum”.
3 Nisan 2015 günü İzmir’de her zamanki gibi “bir dolaşıp gelmek” için çıktığı evine bir daha dönemedi. 1936 yılında elektriğin, doktorun, ilacın olmadığı yerde başlayan hayatı İzmir’de bir yolda bütün elektrik, elektronik, teknolojik donanımlı bir otomobilin çarpmasıyla son buldu. Ne gazetelerde, ne sanal dünyada bir haber olamadan sessizce çekip gitti. Devlet için bir TC numarasıydı 11 haneli, benim ve kardeşlerim için ise oluşumuzun aktörü.
Bu yazıyı babamın gidişini haber vermek için yazmadım. Bu sanal dünyada bir gün biri merak ederse diye Kasım Yıldırım kimdi diye en azından bu yazıda bulsun istedim. Çok az yazdım biliyorum. Daha yazılacak o kadar çok şey var ki... Onlarda artık başka yazılara, kitaplara kalsın... Bugün babamsız ilk babalar günü, daha alışamadığım için elim hep telefona gidecek ama artık telefonun karşısında cevap verecek biri yok. Diyorlar ki “Babası ölünce büyürmüş insan”. Sanmıyorum. Ben eksildim. Biz eksildik.