Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Aynaya bakmak...

07 Mayıs 2017, Pazar - 22:23

Sanatçılar her nedense dalgalı denizi durgun denizden daha çok severler. Ünlü ressamlar fırtınalı gecelerde denizin şahlanmasını çizerek ölümsüzleşmiştir. O tablo insanı ürkütür: kara bulutlar, çakan şimşekler, batmasına ramak kalmış bir gemi, devleşen dalgalar. Bence çizilmesi en zor olan şey, tablodaki ışığın yansımalarıdır.

 

Sanatçı farklı yaratılmıştır. Duyguları özeldir. Sabit oturan, sabit düşünen, sabit yaşayan bir insanın renksiz ruh hallerini hiçbir fırça yaratıcılığa dönüştüremez.

 

Durgun, pırıl pırıl bir denizi doğa harikası olarak görüp bize sunan genelde fotoğrafçılardır. Çokça kullanılan bir söz hatırladım, “ Deniz dalgalanmadan durulmaz.”

 

Hayatı denize benzetirsek, az mı fırtına yaşadık deriz. Gelip geçici veya kırıp döküp hayatımızdan uzaklaşan fırtınaları biz yaşadıksa eğer, acısını biz biliriz. Can alan, ruhumuzu dağıtan fırtınalardan sonra durgun denizi ferahlıkla seyredersiniz fakat o fırtınada sıcak yatağında olmayanlar, o anı yaşayanlar, dalgaların nasıl kendilerini savurduğunu, nasıl kayalara, taşlara vurduğunu bir an bile unutamazlar. 

 

Sanırım hastalık söz konusu olmayınca, unutmak diye bir şey yoktur, olamaz. Ancak hayatı olduğu gibi yaşamak ve buna alışmak söz konusu olabilir. Kara bulutlar ömrümüzden çaldı. Çakan şimşekler kalbimizi deldi. Suskun çığlıklarla batmaya ramak kalmış bir insan ruhu, bir insan bedeni, devleşen dalgalarla boğuşuyorsa, uzaktan kendisine parlayan bir ışığa sarılmak istiyorsa, bir gülücüktür tek var olan, bedeninin kıyıya vurmasını sağlayan. Tanrının bahşettiği o ışık nedir? Bir sevgidir, bir sorumluluktur omuzlara yüklenen.

 

Kadına sormuşlar, nasıl böyle neşelisin diye. Biri demiş ki maşallah, diğeri Allah Allah, bir başkası nazar değmez inşallah. En çok kadını kısık kısık güldüren de, sosyal medyada eski bir dostun “Senin yaşlanmaya niyetin yok mu abla, sırrını kitap olarak yaz, yok satar “ demesiymiş. 

 

Kadın aynaya bakmış yine gülümsemiş. “Ayna ayna yüzümü güldüren yaşadığım hayat değil, gönlümdeki duygulardır. Çokça şaşırırım ama kıskanmam, bencillikten uzak ama kırılgan, saygısızlığa katlanamayan, merhametinden yara alan biriyim işte. Kah kendime üzülür, kah kendime kızar, kah kendimle gırgır geçerim” demiş.

 

Yaşarken bazen güler bazen de gülmeye mecbur olursunuz. Hayat ne kadar da çetin olsa, katıla katıla güldürdüğü zamanlarınız da olmuştur. Sıkıntınızı, kederinizi, acınızı insanlara yaşatamazsınız. Yapınızda neşeli olmak varsa, siz zaten hayatı karşılayanlardan, paylaşanlardansınız, yardım gerektiğinde el uzatan, insana ümit verenlerdensiniz. 

 

“Yüreğinizdeki, gönlünüzdeki şu botox’u kaldırın. İnsanları değerlerine göre sıralayın, Yüreğinizdeki sevgiye sahip çıkın, sevmekten vaz geçmeyin, çiçekten insana kadar sevin, nasip Tanrıdan” demiş kadın, arkadaşına, sonra odasına çekilmiş. Yaşam boyu kalbine saplanan iğneleri düşünmekten yorulmuş. Asmış yüzünü sonra duvardaki masklara takılmış gözü; bir ağlayan, bir gülen yüz. Hayat bir tiyatro demiş. Dünü ile, bugünü ile, özlemi ile, beklentisi ile şükretmiş, yüreğinin sesini kendisine ninni yapıp rüyalara dalmış.