Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Aşk şarkısı dinlemek...

01 Haziran 2015, Pazartesi - 00:05
Doğanın göbeğinde kendimle baş başayım. Kırlangıç seslerine gırtlak nağmeleri ile katılan bülbülün aşk şarkısını dinliyorum. Siyahla beyazın uyumunu göklerde ihtişamla dalgalandıran saksağan kuşları havada yükseldikçe yükseliyorlar. Etrafımı saran dağları, meşe ağaçlarını kıskanıp dağları delen kayaları, mağaraları, sürü halinde gezen yüzlerce keçiyi, uslu uslu yol alan kuzuları ve çileli çobanları seyrediyorum. Mavi bir kelebek konuyor yanı başımdaki papatyalara. Kanatlarını kapatınca başka bir güzelliğe bürünüyor. Bu kez sarı renkteki kanadın üstündeki siyah noktaları sayamıyorum. Uzaktan gelen bir at kişnemesi sanki acımasızca talimat veriyor. İki kısrak sese doğru koşuyor. Kümesteki horoz acaba tavuklara kendisini hatırlatmak için mi günün her saatinde ötüyor?

Bu muhteşem doğayı daha da derinden tanımak için sabah yürüyüşlerimi aksatmıyorum. Yürüyorum ve her sabah rengârenk kır çiçekleri, papatyalar ve adını bile bilmediğim pembe, mor, eflatun çiçeklerden ufak bir buket hazırlıyorum. Yol boyunca açan gelincikler doğaya neşe katıyor. Ya dikenler? Dikenler gri, dikenler fuşya, dikenler pembe ve doğada çiçeklerde nadir rastlanan mavinin en can alıcı tonu bu yörenin dikenlerinde, doğanın bu acayip güzel tablosuna canlılık katıyor. Beni en çok şaşırtan ve hayranlık uyandıran çiçek de sadece bir tek yerde rastladığım yabani minik orkidelerdi.

Neredeyim ben? İnsanların özlemle andıkları, gönül koydukları bir yerde doğa ile kucaklaşırken onların yürek acısını kalbimin ta derinliklerinde hissediyorum. Gökçeada' nın terkedilmiş Dereköyü'nde de aynı duyguyu yaşamıştım. Sahibi olup da terk etmek zorunda oldukları topraklarının havasını, yeşilini, doya doya yaşama isteğim neden beni suçluyor?

Burası terk edilmiş bir Suryani köyü. Mardinin Savur ilçesine ait Dereiçi köyündeyim. Turistik bir köyde değilim, insanlar ancak buraya otobüslerle gelip köyü ziyaret edip hüzünle ayrılıyorlar. Bense daha uzun bir zaman burada yaşamanın, insanlarını tanımanın ve doğasını içime çekmenin zevkini çıkarmaya çalışıyorum.

Kef, Zavura, Kale, Heyır dağları, Habis ve Rahvi tepeleri arasında kalan Dereiçi köyünün asıl adı KILLIT. Yıkık dökük taş evlerin, nispeten ayakta kalmış, taş konakların, kiliselerin içinden geçip köyü gezmek gerçekten ayrı bir tecrübe. O taşlar bir konuşsa, o yollar bir anlatsa, tatlı bir rüzgâr eşliğinde insanı ısıtan güneş ışınları ruhumu incitmese, gece köyü aydınlatan Ay ışığı hüznü ve özlemi tetiklemese.

Asırlık ağaçlar ürün vermeye hazırlanıyor: Ceviz ağaçları, dut ağaçları, bağlar, meyve ağaçları. Daha ötede kavak ağaçları kendi aralarında fısıldaşıyorlar.

Yolun karşı tarafını gölgesi ile ferahlatan dut ağacı beni altına çekti. Dutlar pıtır pıtır, pek yakında yaprakların arasından gülümseyerek iştah çekecekler ve kar tanecikleri gibi yere düşecekler.
Asırlık dut ağacı bana hoş geldin dedi ve içini döktü. Kıllıt köyü 600 hanelik bir Suryani köyü imiş. Okulu, Kiliseleri, şimdi Artin Beyin işlettiği şarap fabrikası, ev yapımı Suryani şarapları, bağları bahçeleri, gelenekleri ve uyumlulukları ile Mardin yöresinde sevilen insanların mutlu yaşadıkları bir köymüş Kıllıt. İçinde mezarlığın da bulunduğu 1600 yıllık Mor Yuhanna Ortodoks kilisesi devrin istilalarından korunmak için yer altında kurulmuş. Köyde bir Katolik ve bir de protestan kilisesi var. Su sıkıntısı dolayısı ile verimli topraklar ekilemiyormuş.

İnsanın başına bela gelmeye görsün bir kere, belaya karışsan da, karışmasan da nasibini alıyorsun. Kıllıtta yaşayan köylüler karışmamayı yeğlemişler ve ödül olarak da köylerini terk etmek zorunda kalmışlar. Suryaniler büyük şehirlere ve Avrupaya göç ettikten sonra Kıllıt köyü isim değiştirmiş ve köye Dereiçi köyü adı verilmiş. Midyatlı Suryanilerin şehir girişini villalarla süslediklerine bakılırsa, sanırım Kıllıt köyü de zamanla gerçek sahiplerini en iyi şekliyle ağırlayacak ve geri dönüş başlayacak. Ekmek artıklarını kırıntı haline getirip kocaman karıncaların yoluna serptiğim an karıncalar anında erzaklarını yuvalarına taşımaya başladılar. İşte o an, Kıllıt köyünün geleceği canlandı gözlerimin önünde çünkü Suryaniler keçi ve baykuş barınağı haline gelen yıkık haliyle bile muhteşem görünen taş evlerini satmıyorlar. Bugün Dereiçi köyünde sadece 10 hane var ve bunlardan ancak 4ü Suryani ailesine aittir.

Köyün güzelliklerini sayarken çocukların sevimliliğini, çekingen ve kırılgan hallerini unutamayacağım. İnsanların yaklaşımlarını çokça tartıp ona göre tavır almalarını asosyal hayat yaşamalarına bağladım. Hep birlikte vakit geçiriyorlar fakat hayata karşı savunmasızlar. Hristiyan ve Müslümanı ile kardeş kardeşe, dağda, bayırda sonsuz özgürlük içinde el ele büyümekle yaşam kurallarına pek uyum sağlayamamanın sonucunu ilerde herhangi bir şehre taşındıkları an çokça ödeyecekler. Çocukların hepsi inanılmaz güzeller, gözler, kirpikler, saç güzelliği, bir özgüven, bir eda… Hayat onlara gülsün, karşılarına iyi ve dürüst insanlar çıkarsın.

Göze çarpan diğer bir özellik de köy halkının terbiyeli oluşuydu. Maalesef Büyükşehir sokaklarında, bazen insan ilişkilerinde, hatta çocukların konuşmalarında bile nefret ettiğim ve artık midemi bulandıran küfürlü ifadeler bu yörede sokakta duyulmuyor. İstisnalar kaideleri bozmaz derler ya, Mardin şehri ve yöresinde genelde aile terbiyesi hüküm sürdüğünü ve kadirşinas halkın saygı duyduğu insana ne kadar içtenlikle yakınlık gösterdiklerini, aslında bir film çekimi nedeni ile bulunduğum Dereiçi köyünde beni Savurdan yalnız bırakmayan Deryaoğlu ve Kavak ailelerinin ilgisinde gördüm.

Medeniyetlerin beşiği Mardin şehri ve ananelerine bağlı yöre insanları çok zor ve acıklı günler yaşamışlar. Yeni nesil barış istiyor, huzur ve iş imkânlarının artmasını diliyor. Mardinli olmak, Arapça ve Kürtçe dillerine vakıf olup, Ana dilleri Türkçeyi Mardin lehçesi ile konuşmak ve en önemlisi, tek Tanrılı dinlere saygı göstermek demektir.