Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Artık biliyorum Mozart bu...

05 Mayıs 2015, Salı - 11:08
Kapının önünde dikilmiş duruyorum. İçimde bir ses… Bir değil çok ses… Birinin dediğine diğeri karşı çıkıyor.
“Dal içeri hepsinin ağzını burnunu kır!” 
“Dur yapma sana yakışmaz!” 
Mahkemenin hâkimi de, avukatı da, sanığı da benim. Vicdanımda mübaşirler bağırıyor.
  İcabında ben de severim kültürü, ama her şeyin bir yeri, bir zamanı var değil mi? Kitaplardaki kahramanlar kadar değerimiz yok.  Şu Raskolnikov denilen pezevenge gösterdiği ilgilinin azıcığını bana gösterseydi…  Şimdi oturmuş çocuk seviyorduk. Şunun burnuna, gözüne, kulağına bak, ne tatlı konuşuyor, ay canım bidi bidi diyerek mutluluktan geberiyorduk.   Halimize bak arkadaş! Haksız mıyım?
O mu ne yaptı?
Bilmem ne tiyatrosuna, bilmem ne kıtipiyozunun oyunu gelmiş, oraya gitmesi gerekliymiş. Hafta sonu ıvır zıvır etkinliği varmış, çok önemliymiş.  Falanca sanatçının, filanca sanat merkezinde konseri varmış da kaçmazmış. Koşturdu durdu.  Hevestir geçer… Hevestir geçer…  Geçmedi.
  İlk zamanlar yanında seni de sürüklüyor mu, sürüklemiyor muydu?  Ha ha ha! Sürüklemez olur mu hiç! Hem de ne sürüklemek…  Sayısını unuttum. Of ulan aklıma geldikçe… 
Çakozlamadığımı bildiği halde, çevresindeki üç- beş zibidinin yanında antin kuntin mevzulara beni de katardı. Dalga geçer, küçümserdi. Ben öyle yalı kazığı gibi dikilmiş, elimde içki kadehi, üzerimde küçümseyen bakışlar altında renkten renge girerdim. 
“Efendim,  Zweig öykülerinde insanlık hallerini son derece vurucu dille aktarır. Şahsen ben, bu öyküleri kimi zaman hüzün, kimi zaman coşkuyla okurum.  Aşkım sen ne düşünüyorsun bu konuda?” 
“Evet hı hı.. Zweig işte…Normaldir. Aşkı batasıca!” 
Ulan ben seni Neco’lara çağırıp, ne düşünüyorsun bizimkilerin yeni aldığı sol bek hakkında diye soruyor muyum? 
Tamam, kabul ediyorum,  ilk tanıştığımızda bizim çocuklara o biçim hava atmıştım. Var ya oğlum! Bir kızla tanıştım, o biçim zekiiiii… kültürlüü…. ateş parçası falan dedim. Ama yok çekilecek çile değilmiş. Boşanacağım. Ne olacak sanki. Hepi topu iki yıllık evlilik… Çoluk yok çocuk yok.
Evlilik dediğin başka mesele...  Ciddi müessese… Büyüklerin yalancısıyım.
  Geçenlerde dedim ki, şuna azıcık akıl vereyim de hizaya gelsin. Evlilik ciddi müessese diye tam anlatmaya başlayacağım… Başlamaz olaydım arkadaş. Socrates der ki diye açtı ağzını, evlilik müessese değildir, evlilik evliliktir diye kapadı. Haklıydı esasında. Sustum oturdum kıçımın üstüne. Öyle laftan anlamayan, her konuda inat eden adam mıyım ben? Yahu benim istediğim atla deve değil ki… Azıcık ilgi. Artık bunu karnıyarık yaparak mı gösterir, işten yorgun argın döndüğümde, hoş geldin deyip sarılarak mı gösterir, orası ona kalmış.
   Birkaç gün önce iş yerinde öyle yorulmuşum ki, yürümekte zorlanıyorum.  Zar zor eve attım kendimi. Diyorum şimdi ılık duş alırım, karım belki yemek yapmıştır, karnımı doyurur, sonra masaj yapar falan…
Yaptı mı?  Nah yaptı!
Yayılmış koltuğa, takmış kırmızı gözlükleri, önünde bilgisayar…
“Pizza falan söyle açsan, şu an Fransız Sineması’nın yeni dalga akımı üstüne bir konu araştırıyorum,” diyor.
Sinir bastı haliyle…  Vurdum kapıyı çıktım.  Soluğu Neco’larda aldım.
Neco’ya anlattım... Dedim böyleyken böyle… 
“Çok mutsuzum kanka” dedim. 
“Kanka senin aklın karışmış. Gel çıkalım istersen?  Yer içer, kafayı çekeriz. Belki iki çıtır düşer, kafamız dağılır ha?” dedi.
  Çıkış o çıkış. İki gündür sokaklardayız. Otuz altı saattir aralıksız içiyoruz. Kafayı bir bulmuş, bir kaybetmişiz. Bulmuş kaybetmiş, kaybetmiş bulmuşuz. Barda hatunlar falan da vardı ama…  Her şey kopuk kopuk…
Yok, kesin boşanacağım ama bu iş burada bitmeyecek. 
, Bilinçaltıma nasıl da işlemiş karı.  Bir yanım Çehov kimdi, onu düşünüyor,  diğer yanım Neco’nun burnu kırılmıştır mı acabayı…
Öyle ya! Kavga ettik biz. Karıların erkek arkadaşları burnunu kırdı Neco’nun.  O yerde ah burnum diye kıvranırken, ben tüydüm. Ne yapsaydım yani?  Kaçmasam, herifler üstümden geçecek… Olan, garibime oldu.
  Yok arkadaş! Erkeğiz neticede…
Erkek dediğin azıcık ilgi ister, pohpohlanmak övülmek ister. Kültür yumağı olsa ne fayda ilgisizse…
Sonunda olan oldu.  Benim gibi iş dönüşü Bereket Bakkaliyesine uğrayıp, iki ekmek, on yumurta almadan, telefon açarak eksik var mı diye sormadan evine dönmeyen kuzuyu bile, çakalın önde bayrak sallayanına çevirdi.
      ***     
  Kulağımı dayıyorum kapıya. Elimde kan izleri, demek ben de onlara hasar vermişim. 
İçeriden müzik sesleri geliyor… Artık biliyorum Mozart bu. Yüksek sesle tartışma var. Ulan diyorum bir fenalık yapmasınlar, neticede halâ kocasıyım.
Efendim diyor bizimkisi, Mozart’ın eserlerindeki bu denge, berraklık, duygusal yoğunluk başka hiçbir bestecinin eserlerinde bulunmayan tema bolluğu…
  Size katılmıyorum, şiddetle karşı çıkıyorum diyor öbürü.
  Salonunun başköşesinde fotoğrafı…  Karının sanki dedesi, anasını satayım. Bir tokat atıyorum suratıma. Bir iki sallanıyor, gözümü açıp kapıyorum. Kendine gel aslanım diyorum.
  Yine toplamış eve bütün gereksizleri.  Bir tekme koysam kapıya, dağılın lan! Titreme gibi bir şey oluyor. Aniden gürlüyor içimdeki hâkim.
“Kararrr!”
“Kocanın yediği dayağın, kankası Neco’nun kırılan burnunun, arkadaşları arasında paspas edilen itibarının, aç karnına yalnız uyuduğu gecelerinin, rüyasına giren karnıyarıkların, tas kebaplarının, hiç yaşanılmayan mutlu aile özlemlerinin sebebi kadındır. Kadın suçludur. Hesabını vermeli, cezasını çekmelidir.”
  Bir kâğıt mendilin üzerine,  “Yine geleceğim. Artık sana huzur yok” yazarak kapının eşiğine sıkıştırıyor, Neco’yu bulmak için sokaklara düşüyorum. 
Mahkeme dağılıyor, sesler susuyor.