Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Arka fonda çalan her neyse...

20 Mart 2013, Çarşamba - 18:56
Son zamanlarda kiminle konuşsam,  “Nerede o eski günler!” havasında.  Ben de dahil olmak üzere, hepimizde eskiye bir özlem var. Üstelik bu yeni bir şey de değil.  İnsanlardaki bu samimiyetsizlik artık kızdırmıyor bile beni. Komik geliyor daha çok. Kim bilir belki de çelişki demek gerek bu duruma.
Tüketmekten bir hal olmuş yurdum insanları; eski zamana ait ne varsa  -herhangi bir obje, babaannesinden kalma bir eşarp,  kırk yıl önce oturdukları mahalle, sobanın üzerinde kızaran kestane vs. –   hep aynı iç çekişle ve aynı melankolik ruh haliyle karşılamaktalar.
” Nerede o eski günler!”
Radyo ve pikaplarda çalınan şarkıları; teknolojinin zirvesindeki son model  telefonlar  ve tablet bilgisayarlar vasıtasıyla dinletmekte  arkadaşlarına.
Kapı önü sohbetlerini, bir klavye  tuşu uzaklığında aramakta.
Çektikleri fotoğrafları beğenmeyerek anında silme, hatta photoshoplarla kusurlarını düzeltme şansları var.
Geçmiş zamanlardaki  şairlerin düşlerinden kağıda dökülen dizelerin özünü değiştirerek biçimlerini aynen alma, bir öykünün içindeki kahramandan yeni bir kahraman yaratma gibi hallerde bile olabiliyorlar.
Günümüz şarkıcılarının işi de kolay. Sahip oldukları teknolojik avantajlar bir yana,  yaratıcılıkta tıkanırlarsa,  eskilerden kalma bir şarkıyı alıp yeniden düzenleyerek söyleyiveriyorlar.  Azıcık votka ve biraz tekilayla farkında bile olmuyor hiç kimse.  “Arkası gelmez dertlerim” diyerek eğleniliyor ne de olsa..
Derdim yine eskilerden söz etmek değil. Hele eski zamanlara övgüler yağdırarak güzellemelerde bulunmak hiç değil.  Çünkü biliyorum ki, eskide kalan her olgu, o dönemin insanları ile güzeldi.
O yere göre sığdıramadığımız, duvarlarındaki böceklerine kadar bin türlü anlam yüklediğimiz meyhaneler içindekilerle güzeldi. 
Sobaların üzerindeki kestanelerin tadını lezzetli kılan pişiren ellerdi.
Yıllar önce yediğimiz yemeğin lezzeti,  birlikte yediğimiz insanların varlığında gizliydi.  Böyle bakmak gerekiyor bu duruma. Bunun bir adım ötesi  çok ciddi bir yanılsamaya sürüklüyor insanı. Gerçeklik kavramının çok ötesine geçerek, sisler içinde kaybolmasından daha başka bir işe yaramıyor.
Birkaç günden beri kafama takılan şu soru ise, beni farklı düşüncelere itti.
“Var olanı çabucak tüketerek, yeniyi hemencecik eskittikten sonra, modern çağın bizlere sağladığı tüm imkanları dibine kadar kullanarak, eskiyi anmak ve bundan da mazoist bir zevk almak mıdır bütün mesele?”
Öyle sanıyorum ki, bu uzun sorunun içinde, “samimiyetsizlik”, “ne istediğini bilememe”, “ne yardan ne serden vazgeçme” gibi birçok anlam gizlidir.
Şimdi ikinci soru şu:  Bir sabah lambamızdan bir cin çıkıverse ve bize, “dile benden ne dilersen” değil ama,  “bundan otuz sene öncesine dönmek ister misin diye sorsa!”  Sizce kaçımız kabul eder.                     O devamlı güzelliklerinden bahsettiğimiz maziye dönmek uğruna, kaçımız vazgeçebilir cep telefonlarından, bilgisayarlarından, son model arabalarından ve bilmem kaç katlı lüks  evlerinden. Ama  öyle sobayı yanımıza alıp, külünü temizlememek yok.                                                                    Mahallelerdeki iyi komşuları alıp, “dedikoducu olanlar kalsın” demek de yok.                                                          Ev sinema sistemimizi ve uydu antenimizi alıp, necefli maşrapayı bırakmak da yok..
O cinin sorusuna çoğumuzun cevabı, “yok ben bu çağda kalayım” olur. 
Oysa aynı soruyu, “eskiyi özlüyor musunuz?” şeklinde ben sorsam, “özlüyoruz” der herkes.  Balık yemeyi sevmek,  ama  kılçıksız  olanını aramak gibi bir şey bu “özlemek” dediğimiz..
Kimsenin özlediği falan yok benim gördüğüm.  Ama  biz melankoliyi ve  geçmişten bazı güzellikleri ön plana çıkarak, “nerede o eski günler ah ah!” demeyi  pek  severiz. Fakat bununla birlikte modern çağın nimetlerinden vazgeçmediğimiz gibi, geçmişi yaşatmak adına kılımızı bile kıpırdatmayız. İtiraf edemesek de çok severiz düzenin bizim önümüze yem olarak attığı konfor duygusunu.
Ama yine de devam edelim, iki duble rakı eşliğinde “hey gidi günler hey!” diye hayıflanmaya.. Arka fonda da “mazi kalbimde yaradır” şarkısını çalmayı unutmayalım  güneş doğduğunda son bulacak bu tiyatroda..