Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Çemberin dışı
Cenk UrasCenk Uras

Akşamdan kalma...

27 Mayıs 2013, Pazartesi - 19:20
Lüks lokantalarda, çağdaşlaşmak adına lepistesleri bile meze yapıyor insanlar artık. Üstelik bir taraftan kan oturmuş gözleri ile keserken sizi, diğer taraftan kir göstermesin diye düşünceleri; kış mevsiminde onlara giydirdikleri koyu renk gömleklerini çıkarmanın verdiği sıkıntı var içlerinde. Ama yaz geldi işte. Tanrının cehennemini test ettiği sıcaklarının en güzel yanı da bu; yalnızca bedenler değil, düşünceler ve ruhlar da çıplak kalıyor. İyi, kötü, pis ya da temiz her şeyleri ile dökülüveriyorlar ortaya.

Bu gece deniz bile korkutuyor beni. Balıklar boğuluyor artık maviliği kalmamış suların kuytularında. Üç metre kare balkonda, tepesi ısırılmış bir kurşun kalem ve bir deftere, iki ters bir düz örerken heceleri, hanımcağızımın elektrik süpürgesine cereyan vermesine bakar yere düşen düşlerimin çöp toplama merkezine yapacakları yolculuk başlangıçları. Ama olsun. Karanlık ya! Bu bana yeter. Keşke daha karanlık olsa. Sadece yüzler değil, içler de görünmese. Zifir kusuyorum bugün ve kustukça rahatlıyorum. İhtiyaçtan değil. Elimden gelmiyor başka türlüsü. O minvalden ötürü gelgitlerim.

Tam sesimi yutacakken; karşımdaki evin perdesinin ucunda beliriyor o gölge yine. Aynı gölge dünkü ile. Benim gölgem ise sol ayağımın başparmak dibinde. Her yanımda binlerce "ben" duruyor. Gölgelerin bazıları aslından daha gerçek.  Ama hangisi? Bilen yok. Çoktan seçmeli sınav mı ulan yaşamak? Soru üzeri soru. Cevap anahtarını kaydırmışız bir kere, yapacak bir şey yok. Takılıyoruz, âdet yerini bulsun diye.

Taammüden düş kurmaktan, ağırlaştırılmış yaşama esaretindeki kırk ikinci yılımı tüketmenin peşindeyim.

Bir kibrit alevine bakar, ormanımın kül olması.

Şimdilik oyalanıyoruz dört nala koşan atların nal sesleri ile. Elbet bir gün bizim de olur adaletine inandığımız Jüpiter büyüklüğünde tanrılarımız ve o tanrıların enstrümanlarını akord edebileceğimiz diyapazonlarımız.

Bugünün dün geceden tek farkı, öyle inceden falan değil, en kalınından duyumsanan “dejavu” hissi.

Biz de söyler miyiz acaba bir sabah uyandığımızda  “her yeni gün, yeni bir gün” nakaratını  ağzımız kulaklarımızda(?)

Bazılarının bahçesinde dalları yerlere kadar sarkmış elma ağaçları, bizim gibilerin ise mutluluğu hep bir kuşun kanadında arama zorunlulukları.

“Bir gün ………………..” sözcüğünden sonra gelen boşluğu tamamlamakla geçiyor ömrümüz ve yoğurt kabı kadar dünyamıza itelediğimiz umutlarımız… Farkındayız ve sahip olduğumuz üç kaşık yoğurdu neremize süreceğimizi şaşırmış durumdayız.

Yok! Bir şey olmayacak. Bir sonuç beklemiyorum, çıkmayacak. Dün gece uçuşan düşüncelerimin sıkıştırılmış halidir bu yazılanlar.