Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Konuk Odası
Sosi CindoyanSosi Cindoyan

Adamlık masallardamı kaldı...

30 Mayıs 2014, Cuma - 16:26
Prag şehrini ikiye ayıran Vltava nehrinin iki kıyısını birbirine bağlayan muhteşem 16 köprüden en ünlüsüdür Charles köprüsü.
Kral IV. Karl, Charles köprüsünün temel taşını 1357 yılında Alman Mimar Peter Parler’e koydurmuş. Devasa St.Vitus katedralinin, Sarayın tepesinden hükmettiği Vltava nehrinin üstünde 1402 yılında yapımının tamamlandığı söylense bile, bu taş köprünün yapımının bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan dolayı 500 yıl sürdüğü bilinmektedir. Sadece yaya geçidine açık olan Charles köprüsünün taş bloklarının birbirine sağlamca bağlanması için ünlü mimar ara boşluklarının harcını yumurta ile zenginleştirmiş ve bu işlem asırlar sonra modern laboratuarlarda yapılan testlerle doğrulanmıştır.
Prag şehrinin sakin ve romantik atmosferinin içinde büyüleyici bir güzellik sergileyen Charles köprüsünün üstünde her biri müthiş birer sanat eseri olan barok heykellerin arasında en çok ilgi çekeni Aziz Nepomuklu John’un heykelidir. Her bir heykelin olduğu gibi, bu heykelin de can alıcı bir öyküsü vardır.
Nepomuklu John ulvi görevini ciddiyetle yapan, kendisini Tanrıya ve dinine adamış hırslı bir papazdır. 1393’de Kral IV Vaclav ve Başpiskopos arasındaki güç mücadelesinde ölmüş olduğu bilinen Nepomuklu John’un Charles köprüsünde bulunan heykeli 1683’de Cizvitler tarafından bir Bohemya Katolik Şehitliğine izin verilmesini desteklemek amacıyla yaptırılmıştır. Kralın gazabına uğrayan papaz, Vltava nehrine atılarak öldürülmüş, cesedi ise 1719’da ortaya çıkarıldığında azizliğinin en büyük aracı dilinin şaşırtıcı derecede canlı pembe kalmış olduğu görülmüştür. Nepomuklu John, 1729’da Aziz olarak kabul edilmiştir.
Katolik kilisesinde papazlarla Hristiyan cemaat arasındaki sıkı bağ, Ortodokslara göre gelişmiş ve ibadette daha sert kurallar uygulanmıştır. Yanlış bilinen “Günah çıkartma” tabiri ise günümüze kadar hala asılsız yorumlara neden oluyor.  Oysa işin aslı inanılmaz derecede basittir ve iyi anlatıldığında kolayca anlaşılır. Katolik mezhebinde papazla görüşmek isteyen kişinin, konuşurken rahatsız olmaması, belki utanmaması, belki de çekinmeden kendisini ifade edebilmesi için, papaz efendi kendisini kafes arkasından dinler ve birbirlerini tanımış olsalar bile konuşma yüz yüze gerçekleşmez.
Bu görüşmede ne konuşulur? Şüphesiz kahve muhabbeti değildir bu. Can sıkıcı bir olaydır veya bir endişe, bir çaresizlik, bir dert, bir günahtır anlatılan. “Günah çıkarma” tabiri kesinlikle yanlış anlaşılmaya mahkûm olmuştur zira insan günahını papaza anlatarak o günahından arınmaz, arınamaz, ayrıca öyle bir şeyin düşünülmesi de abestir. Şöyle tarif edebiliriz. Günümüzde “Bunalıma girme” tabiri kolaylıkla kullanılıyor ve her nedense bunalıma giren bahtsız kişi çoğu kez onursuzlukla, şerefsizlikle damgalanan işlere karışıyor veya en hafif şekliyle yanlış yapıyor, çoğu kez de kendi kabuğuna çekilip toplum içine karışamaz oluyor. Yaşadığımız çağın en büyük zulmü de insanların sabrını yok etmesidir. Maalesef insan kendisine veya evlâdına hâkim olması gerekirken pek çabuk paniğe kapılıp, bir yardım eli arıyor. Her nedense buna şiddetle ihtiyacı olan da her türlü yardımı reddedip içinde bulunduğu toplumu da rahatsız ediyor. Böyle durumlarda bize yardım edecek psikologlarımız, psikiyatrlarımız var ve biz bundan dolayı mutluyuz. İşte bu sektörün en eski temsilcileridir papazlar, din adamları. Onlar hala dinler, doğru yolu gösterir, öğüt verir, destek sağlar, kötüyü engeller, doğruyu aşılar ve kesinlikle ketumdurlar.
Cizvitlere göre Nepomuklu John’u ziyaret edenlerin arasında kraliçe de varmış. Kraliçe papazı kendisine dost ve sırdaş olarak seçmiş. Haksız mıymış? Bence hayır, çünkü sarayda yaşamak kelleyi musalla taşına yatırmak gibi bir şey. Doğru yapmış, çünkü insan derdini, sıkıntısını boş bir odada dört duvara bile haykırsa, biraz ferahlar, ruhu hafifler, boğazındaki düğümler çözülür fakat ne yazık ki duvarlar cevap vermez.
Bu yakınlığı fark eden kral, papazdan kraliçenin sırrının açıklanmasını ister fakat her defasında reddedilir. Kral bu, reddedilmeyi hazmedemez,  Nepomuklu John’un ölüm fermanını imzalar ve heykelin bulunduğu yerin az ötesinde yere konulmuş bir metal düğmeye basarak bronz plakaya el basıp Praga geri dönmek için adak adanan yerden papaz köprüden atılır ve boğularak ölür.
O noktada ben de dilek tuttum. Sırrım Tanrının bana bahşettiği her şey; dileğim yüreğimden kopup yüzümü güldüren bir şey.
Papazın nehre düştüğü yerde 5 yıldız belirir ve bu nedenle başının üstünde 5 parlak yıldızlı heykeli ilgi çeken,  Nepomuklu John, aslında Tanrı ile Kral arasında kalmış; Kralı mutlu etse, Tanrıya ihanet etmiş olacak, yeminini bozacak, ebedi hayat yolları sonuna dek kendisine kapanacak. Dünyevi zevklerden uzak, kendisini ilahi hayata adamış bir papaz olarak dinin verdiği güçle Nepomuklu John, doğruyu seçerek canını düşünmemiş, şimdilik sarayın desteği ile yaşayayım da sonrası Allah kerim de dememiş ve krala karşı gelmiş. Kraliçe ise desteğini, sırdaşını, umudunu kaybetmiş ama eşinin gazabından da kendisini kurtarmış. Kim bilir, belki de papazın kellesini kraliçe alacaktı. İhanete uğramak kolay mı?
Aziz Nepomuklu John insanlık dersi vermiş, Allahı kullanmadan, Allah yolunda ölmeyi öğretmiş, Biz de girişeceğimiz her işin sonuçlarını bilmek, araştırmak zorundayız. Başımıza gelene karşı koyamıyoruz ama başımıza getirilen şeylerden biraz da biz sorumluyuz. Sabırsız mıyız, yoksa fazla mı sabrediyoruz? Çıkmazlara mı giriyoruz? Kendimize yeni bir umut penceresi açamıyoruz da düğüm üstüne düğüm mü atıyoruz? Vefasızlıklar, güçsüzlükten mi, yüreksizlikten mi can yakıyor? Yürek yakmayalım derken yüreğimizi ateşe mi atıyoruz? Acaba dost olmak, vefalı olmak, Tanrının bize bahşettiği hayatı hak etmek, o hayatı yaşayabilmek, insan olabilmek için illâ ki ruhani mi olmak gerekiyor?
Bence içimizdeki Tanrıyı hissetmemiz, Ona ibadet etmemiz, onurlu bir hayat için bize yetiyor.
Sosi Cındoyan