Sevgi ve ışıkla yazan kalemler...
Tatlı Cadı
Lerna Kaprielyan BağdasaroğluLerna Kaprielyan Bağdasaroğlu

Ada vapuru ve hop terelelli...

27 Mayıs 2015, Çarşamba - 20:19
Olaylar karşısında herkesin tepkisi farklıdır. Kimi dırdır eder, kimi somurtur, kimi bağırıp çağırır. Oldum olası dırdır edemedim, somurtmayı sevmem, beceremem de, bağırış çağırışa ise hiç gelemem. İlacım yazmak. Kendimi bildim bileli mutluyken, mutsuzken, kızgınken yazar dururum.
Sanki daha bir netleşir düşüncelerim, akar gider kelimeler art arda, hafiflerim. Kızım da resim çizer mesela. Onun da çeşitli ruh hallerinde kendini ifade biçimi, çizmek. Bugün yaşadıklarım her zamankinden pek de farklı değildi aslında. Farklı değil ama üzücü, düşündürücü. Yazıyorum yine terapi niyetine...
Sağ olsunlar yaz tarifesine geçene kadar adalara deniz otobüsü seferlerini kaldırmışlar. Esas keyif veren vapurla yolculuk olduğu halde, çoğu zaman deniz otobüsünü tercih eder olmuştum birkaç senedir, günübirlikçilerin ve Arap turistlerin vapura kıyasla biraz daha pahalı olduğu için rağbet etmemesini fırsat bilip. Oysa ada demek, vapur yolculuğu demektir. Hani derler ya "memlekete gittim" diye, bizimki İstanbul, Kınalıada. Gidecek başka memleketimiz yok...büyük keyiftir vapur yolculuğu. Püfür püfür eserken rüzgar, martılara simit atmak, mis gibi deniz kokusunu ciğerlerimize çekmek demektir.
Yaz aylarında adadan şehre, işe gidip gelirken, simit çay eşliğinde dostlarla sohbet ederek yolculuğun tadına doyulmaz yada doyum olmazdı diyelim. Son birkaç yıldır vapur yolculuğu özellikle hafta sonları  işkence gibi. Hoş hafta içi de farkı yok ya! Öyle kalabalık ki, merdivenlerde yer bulup oturabilene aşk olsun. İtiş kakış bir koşması var halkın, sanki vapur kaçacak! Savaşa mı gidiyorsunuz ey ahali, bir sakin olun, ne bu şiddet bu celal?
Bu sabah yanımda kızım, elimde valiz vapura sağ salim binmeye çalışırken, biri sırtımdan ittiği yetmezmiş gibi bir de laf atmasın mı! "Bu kalabalıkta bir valizi eksik, senelik mayo kreasyonu var yanında herhal!" Kan beynime sıçradı, dönüp baktım arkama, bağlama şekliyle kafasını olduğunun iki katı büyüklüğünde gösteren, fuşya rengi türbanlı bir kadın. Dirseği döndüğüm için sırtımı değil, belimi eziyor artık. "Bana mı dediniz?" "Sana dedim tabi! Az hızlan. Valiz olur mu bu kalabalıkta?" "Adada yaşıyorum ve müsaadeniz olursa davar gibi dürtülmeden de yürüyebiliyorum!"
Nasıl densiz karakterler var Tanrım, sabır ver diyorum içimden. Dağdan gelmiş bağdakini kovuyor! Elindeki tencerelere bakmayıp valizime sövebiliyor, iteliyor. Dolma saran, tepsi böreği koltuk altına alan atıyor kendini vapura. Bu daha ne ki? Öğleden sonraki seferlerde davul zurna çalan mı istersin, yerde bağdaş kurup sıra gecesinden hallice türkü çığıran mı? Hemen her gün bu tablolardan biri mevcut. Sanırsın düğün var, ne gürültü ne patırtı anlatamam. "Kafa bu kardeşim. Bir tatlı huzur almaya ihtiyacımız var, bozmasanıza keyfimizi." diyesim var ama kime diyeceğim? Üç beş tanıdık var, beş on da komşu adalardan olduğu belli olan yolcu. Dayak yer otururuz alimallah!  Komşu adalıları nerden mi tanıdım? Tabii ki hepsiyle tanışmıyorum ama inanın bana, kedim bile zorlanmaz ayırt etmekte.
Çocukken "Terbiye aileden alınır." derdi ebeveynlerim. "Okul sonradan birşeyler katar." Şimdilerde adaya akın akın gelen halkın cehaletine ve kabalığına baktıkça, aileden geçmiş, okullarda adab-ı muaşeret dersi şart diye düşünüyorum üzülerek. Gürültü patırtı ayrı dert, üst baş, kılık kıyafet ayrı, ter kokuları daha ayrı. Bizim ada diğerlerine göre hem daha yakın hemde denize girme imkanı daha rahat olunca günübirlikçilerin en çok tercih ettiği oluyor haliyle. Az da olsa düzgün bir kesim var gelen, onları tenzih ederek çoğunlukta olan diğerlerine lafım;
Beyaz donla denize giren mi istersiniz, haşemalı mı? Bir kısım köyünde dereye çimer gibi pazen şalvarla denize girerken, bir kısım Brezilya Copacabana Plajı'ndaymış gibi tangayla. Sahilde oturan evsahiplerinin durumu hepimizden beter. Sadece görüntü kirliliği ve gürültü değil sorun, evlerinin önündeki bu tuhaf kalabalığın arasına karışıp denize girememeyi de geçtim. Adamların evinin bahçesinde, masa sandalyesine kurulup piknik yapanlar var! "Ne yapıyorsunuz, burası özel mülk!" dendiğinde cevapları hazır; "Yemedikya evini biraz da biz oturalım, ne var!"...
Hemen her yaz yüzme bilmediği için boğulup ölenler, güneşin altında bira içip sarhoş olarak kafayı bulanlar, kavga edenler, yaz yaz bitmez. Çekirge sürüsü gibi doluşup akşam nihayet terk ettiklerinde ise, çöpten, pislikten geçilmez halde bıraktıkları cânım sahil... Ne oldu bu insanlara? Nasıl bir kültür yozlaşması yaşıyoruz anlayabilmiş değilim. Cumhuriyet'in ilk yıllarında zarif mayo ve bikinileriyle sahillerde arz-ı endam eyleyen halk nereye gitti? Bilen var mı?